BİR DEVLET NASIL YIKILIR-2
BİR DEVLET NASIL YIKILIR-2

Turan Tok
-
Cihan İmparatorluğu Osmanlı 624 yıllık bir dönem içinde yıprandı, yıpratıldı ama yıkılıp yok olmadı. Küllerinden Türklüğün özüne dönen yeni kahramanlar çıkararak çatısını ve rotasını değiştirerek yoluna devam etti.
Osmanlının yıpratılışı; Müslüman olmayan halkların ve kriptoların Osmanlının hoşgörüsünden yararlanıp, denetim yapılmayan okullarında kendi milli programlarını uygulayarak yeni nesiller yetiştirilmesi ve yetiştirilen nesillerin de devletin idaresini ellerine geçirmeleri ile başlatılır. Bu nasıl mı olur? Osmanlı idari yapısından bir örnekle görelim:
Uluslararası ilişkilerde “DEVLETİN AKLI” denilen büyük elçilerimizin 1800-1802 tarihinden,1908 -1911 tarihine kadar olan 111 yıllık bir dönemde Londra, Roma, Viyana, Berlin, Petersburg, Washington, Madrid, Atina ve Paris’e 31 tane “Büyük Elçi” atanır. Ancak; içlerinde bir tek Türk elçi yoktur, hepsi Rum, Ermeni vb. tebaadan olan yabancılardır. Diğer kurumlarda da durum farklı olmayınca:
El, elin eşeğini Türkü çağırarak arar denilir, fakat; bunlar bizim eşeği Türkü çağırarak ta aramadılar. Devlet otoritesini ele geçirince akıl verdiler; sakın Türk’üm, milliyetperverim demeyin, derseniz ülke bölünür, devlet yıkılır; Müslümanım, Osmanlı tebaasıyım, ümmetim deyin dediler, biz de dediklerini yaptık, fakat Osmanlıyı yıkılmaktan kurtaramadık...
Bu hazin gidişler için Atatürk şöyle der: “Türk’ün çektiği bütün felaketler, tehlike ve musibetler kendi milli varlığını ihmal ederek nereden geldikleri ne oldukları belli olmayan kimseleri önder diyerek tanıyıp, onların kullandıkları bir araç haline gelmelerinden olmuştur.”
Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte bu rota değiştirilir, “TÜRK” milli ve etnik kimliği öne çıkarılır. M. Kemal’den sonra da siyaseten Türkeş ile bu rotanın takibi yapılır. Ocaklar kurulur, Türk dünyası ile de irtibatlar kurularak Türk milli kimliği, Türk töresi ve gelenekleri sahiplenilir.
Eski Türkler boy boy, oba oba toplanıp dertlerinin ve sevinçlerinin paylaşılması amacı ile kurultay oluşturarak toplanmışlardır. Bunun yeniden canlandırılması, Türklük şuurunun canlı tutulması, ülkücü gençliğin birbirleriyle tanışıp kaynaşmaları için “Erciyes Kurultayı” kurulur.
Eski bir Türk Töresinin unutulmaması için başlatılan bu harekete ilgi ve katılım her yıl artarak devam eder. Erciyes yaylasında 100 binler toplanmaya başlayınca Kurultay küçük bir parti ve “Ülkü Ocakları” kurultayları anlayışının üstüne taşınarak devlet kurultayına dönüştürülmesinin adımları atılır.
Bu amaçla yurtdışından ve içeriden misafirler davet edilir. Davet edilenler arasında Cumhur Başkanı Özal ve Demirel de vardır. Özal önce kabul etmez ise de sonra karar değiştirip katılır. S. Demirel, T. Özal, Türkeş örste demir döverler. Türkeş Türk devletini en üst seviyede temsil etmiş bu insanlar ile demir dövdükleri gün için; “HAYATIMIN EN MUTLU GÜNÜ” der.
Türkeş’in vefatından sonra surda bir gedik açılır; güvenlik gerekçesi ile Türk’e, Türk dünyasına ve Türkeş’in manevi emanetine ‘saygı’ olarak “Erciyes Kurultayı’nın” kaldırılması kararı alınıp yola çıkılır, parti de tasfiyeler başlar, halkın verdiği iktidara sırt çevrilerek iktidar Ecevit’e devredilir ve huzurunda selama durulur. Yetmez, milliyetçilik ayaklar altına serilerek tabelalardan T. C., okullardan andımızı kaldırarak yola devam edilir.
Bunlar da yetmez, 50.000 evladımızın katili bölücü başına “ülkenin bekası” elbisesi giydirilip sahip çıkılarak ‘kurucu lider’ diyerek iltifat edilir. Dün, hezimet dediğimiz “Lozan Anlaşması” ile kuruluşuna izin vermediğimiz Kürdistan Irak’ta kurulur. Suriye’de son düzenlemeleri yapılırken, Kürdistan’ın Türkiye parçası için tepki testler yapılıp, kurucu liderden kurtuluş beklenir.
Pekiyi,ülkücüler buna nemi der? Dün bir Simit’i 3-4 parçaya ayırıp paylaşan ülkücü davanın yol arkadaşlığı şimdi 4-5 parçaya ayrılan parti yandaşlığa dönüşmüş, doktrinler unutulmuş, herkes kurtuluşu kendi liderinden bekler duruma gelinmiştir…
Kısacası; Türk’ün evladı, kanı canı bedeli şehitler vererek kurduğu ve koruduğu öz yurdunda garip ve boynu bükük bırakılmıştır. Türküm derse soldan faşist, ırkçı, köpek; sağdan da İslâm’ın açık hükmüne rağmen milliyetçilik ırkçılıktır denilerek kafir damgası vurularak her taraftan kulağı çekilip horlanır ve hırlanır durumlara gelinmiştir.
Yahudi, Ermeni, Yunanlı ‘Büyük İsrail’, ‘Büyük Ermenistan’ ve ‘Büyük Yunanistan’ (Megalo İdea) peşinde koşar ve herkes göğsünü gere gere ben Yahudi’yim, Ermeni’yim, Rum’um der de kimseler rahatsız olmazken bu toprakların sahipleri ben Türk’üm derse herkes ayağa kalkar da öyle deme, ülken bölünür deyip kulak çeker ve hakaret ederler…
İşte bu anlayışlar dün silahlı güçleri ile yıkamadıkları Osmanlı’yı sinsi planları ile aslından uzaklaştırarak silahlı birliklerine yolları açtılar. Bunun için dilini, dinini ve töresini bozacak siyasetçiler, din alimleri, tarikat şeyhleri, Seyyidler gibi etki ajanlarını yetiştirerek kullandılar ve Osmanoğlu’nu hurafeler dünyasında boğdular.
Kâzım Karabekir: “Anadolu’da kurulan tarikatlar emperyalizmin öncü karakolları görevi yaparlar” der. Büyük patron Siyonist yapı da Karabekir’i yalanlamaz; “Türkiye’de 72 tane tarikatı biz kurduk” der. Osmanlıyı 40 parçaya ayıran İngiliz durur mu; “17. Yüzyılda İslam ülkelerinde din adamı kimliğiyle görev yapan 5000 tane elamanımız vardı” açıklaması yapar.
Geçmişini bilmeyenin geleceği olmaz. Hz. Peygamberde “Bir Müslüman aynı delikten iki defa sokulmaz” diyerek Müslümanlara uyarı yapar, Çağrıda bulunur.
Bu anlamda Anadolu; Hristiyanlığın kutsal topraklarıdır, kafir Türklere bırakılamaz diyenlere dikkatleri çeken Kâzım Karabekir: “Misyoner teşkilatlarının iç yüzünü bilmeyen müstemleke halklarının esaretten kurtulmaları şöyle dursun, bunlara karşı kayıtsız kalan milletlerin de geleceği tehdit altındadır” der.
Tarih; ibret almak isteyenlere rehberlik yapar denilmiştir. Dünlere bakarak bugünleri öğrenmek istiyorsak, Osmanlıyı 40 parçaya bölenlerin aldığı son karara kulak verelim: “21. YÜZYIL, İSLÂM’IN İSLÂM’LA YIKILIŞI OLACAKTIR.” Bu kararlar çerçevesinde İslâm devletleri sıra ile parçalanarak yıkılır.
Siyaset dünyasını yönlendirme adına devletlerin başına söz dinleyen, patronuna sadık uslu başkan ve eş başkanlar atanır, Sivil toplum örgütleri beslenip semirtilerek ağaların sevdiği türküler, şarkılar söyletilir. Manevi dünyanın mimarları hiç unutulur mu, en çok paylar onlara ayrılır da her yerde cennete pasaport kesilen lüks ofisler kurulur.
İşte bu ofislerin kökü insanlık tarihinin kökü kadar eskiye dayanır. Bunlar şeytanın yoldaşları değil, şeytanın rehberleridir. İşleri ise insanları doğru yoldan sapıtıp saptırmaktır. Hz. Muhammet’ten (sav) sonra peygamber ve kitap gelmeyeceğini bilenler bunları besleyerek peygamber postuna oturtup kullanır, aklını kullanmayan sürüleri arkalarına takarlar da devlet yıktırır, devlet kurdururlar.
Bu yapılar; Hak’tan görünüp din tüccarlığı yapar, cennet pazarlar, cehenneme atar, bilimin aydınlık dünyasından yarasalar gibi kaçarlar. Örneğin; insanlık çağının aydınlanma dünyasına damgasını vuran Biruni, Farabi, İbni Sina, İbni Rüşt gibi alimleri küfürle itham edip kafir damgasını yapıştırırlar...
Bu yapıları daha yakından tanımak için Çağların üstünden atlayarak Fatih dönemine geliyoruz. Fatih, liyakat ve ehliyet sahibi kadrolar ile atılımlar yaparken sevinenlerin yanında bundan rahatsızlık duyanların kendisi için kafir dedikleri bilgilerini alır. Döneminin kanaat önderleri denilen bu efendileri toplar ve sorar; “Efendiler sizler ne işler yapar ne işler ile meşgul olursunuz?
Verilen cevaplar çok farklı değildir; “devletin bekası için dua eder, devlete ve millete faydalı nesiller yetiştirmeye gayret ederiz.” Bu cevaplardan sonra kurulan vakıflar ve efendilerin mallarının araştırılması istenir. Araştırmalarda inanç merkezli oluşturulan vakıflar ve beylerin durumunun döneminin Karunlarıyla yarıştığını ortaya koyar. Kurumlar kapatılıp malları hazineye devredilir.
Osmanoğlu Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği hassasiyetten uzaklaşmaya başlayınca içten ve dıştan kuşatılıp aklın yolundan saptırılarak cahiliye dönemlerinin bidat ve hurafelerine yelken açarak üfürükçülerden, müneccimlerden medet ummaya başlanır da celladına göz kırparak kendi mezarı kendi elleriyle kazılır.
Batı dünyası reformlar ve sanayi hamleleri ile çağın üstüne yolculuğa çıkarken Osmanlı; bilimi, milli kimliğini, dilini, dinini, tarih, edebiyat ve kültür değerlerini bozarak karanlıklar dünyasının bataklıklarında kurtuluş yollarını aramaya başlanır bir örnekle durumu görelim:
30 Ekim 1757’de tahta oturan III. Mustafa yenilikleri ile öne çıkan padişahlarımızdan birisidir. Ancak, yukarıda anlatılan yapıların etkisinde kaldığı, felsefe ve pozitif bilimlere mesafeli durduğu için eğri cetvelle doğru çizgi çizmeye kalkıp yanılan ve yanıltılanlardan olur.
Sağlam bir inançla bilimi, insan sevgisini, ahlakı, hukuk ve adaleti temele koyarak çağ atlayan, kılıcı kesen, talimatları emir kabul edilen Osmanlı gitmiş, yerine bataklıklarda debelenip duran, İslâm’ın ret ettiği üfürükçü, büyücü ve müneccimlerden kurtuluş bekleyen Osmanlılar gelmiştir.
Neyi nerede arayacağını bilmeyenler, aradığını asla bulamayacak olanlardır denilir. Osmanoğlu da kılıcının kestiği, sözünün talimat kabul edildiği günlerden ustaca uzaklaştırılarak yönünü kaybedince kurtuluş müneccimlerde aranır ve Avusturya İmparatoru Frederik’ten müneccim istenir...
İslâm dünyasının halifesine verilen cevap ise, İslâm’ın şahsı manevisine ve Türk milletine vurulan bir tokat gibi yüzümüzün karası olmuştur. Elçiye; “Bizde müneccim bulunmaz, en büyük kurtarıcı olan müneccim ilimdir, ona sarılın” denilir.
Bu fotoğraf; İlk emri “oku” diyen bir dinin mensubu ulemanın, hilafet makamının ve İslâm aleminin ne hallere düşürüldüğünün canımızı acıtan, gururumuzu inciten fotoğrafıdır. Bu fotoğraf, “Bir nesli bir gecede cahil bıraktılar” diyenlerin geri bırakılmaktan ne anladıklarının ve neden rahatsız olduklarının fotoğrafıdır.
Bunlar için M. Kemal şöyle der: “Birtakım şeyhlerin, dedelerin, çelebilerin, dervişlerin arkasında sürüklenip; falcılara, büyücülere, muskacılara geleceğini ve hayatını emniyet eden kimselere uygar bir toplum gözü ile bakılabilir mi?
Yağız hırsızlar ev sahibini bastırır denilmiştir. Osmanlı dönemindeki misyonerler, kiralık kalemler, akademik çevreler, siyaset dünyasının kiralık silahşorları vb. güruhlar Osmanlının bilimden uzaklaşmasını sağlayarak onun sırtından asırlarca kene gibi beslendiler ve yıkılıp parçalanışını zevkle seyrettiler.
İşte bu güruh, Türk milletinin titreyip kendine dönmesinden, uyuyan devin uyanmasından ve Türkiye Cumhuriyeti adı ile bir devlet kurulmasından çok rahatsız oldular. Asırlardır cehalet bataklığındakileri aydın, aydınlığa koşanları da cahil göstererek “Bir nesil bir gecede cahil bırakıldı” dediler ama; güneş te balçıkla sıvanmıyor, gözler yumularak gece olmuyor ki birader!..
Eski üfürükçülerden umut bekleyen, yeni üfürükçülerin aydınlık dediği dönemlere de çok kısaca bakıverelim. Tarih ‘ANA’ diyor ki:
Osmanlı’da erkeklerde okuyup yazanların oranı yüzde 7-8, kadınlarda binde 5’tir; 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti kurulurken olan durum da şöyledir:12 milyon nüfusumuz ve toplam 39 mühendisimiz vardır. İşte bir gecede cahil bıraktığımız neslin karnesi de budur beyler!
Yukarıdaki tablo 17. Yüzyıla kadar batıya üstün olan Osmanlı’nın hâkimiyetini kaybedince kılıcının kesmez, sözünün geçmez olduğu dönemlere ait bir tablodur. Sevr anlaşması ve Mondros sözleşmeleri ise Osmanlının idam kararıdır.
Cumhuriyetin kuruluşu; Orduları terhis edilmiş, silahların teslimi kararı alınarak düşmana teslim olmuş idare ve teslim alan idareye karşı baş kaldırıp, yeni bir devletin kuruluşu için yola çıkan kahramanların hikayesidir.
Bu karar Osmanlıyı temsil eden irade ve idareyi teslim alıp toprakları paylaşan emperyalistleri ve onların beslediği yandaşlarını rahatsız etmiş ve kuyruk acıları geçmemiş te “AH, KEŞKE İZMİRİ YUNANLI ALSAYDI” denilmiş ve bunu diyenler tarihçi kahramanlar olarak ilan edilerek alkışlar tutulmuştur…
14-Mart Cumartesi -2026/Kozköyü