DİNİN SİYASALLAŞMASI VE İKTİDAR KAVGALARI
DİNİN SİYASALLAŞMASI VE İKTİDAR KAVGALARI

Turan Tok
-DİNİN SİYASALLAŞMASI VE İKTİDAR KAVGALARI
İnsanlık tarihi; güç ve iktidar savaşlarının tarihidir. Bu savaşların en önemli sebeplerinden birisi de inançların siyasi güç ve iktidarların aracı olarak kullanılmasıdır.
Tarihçiler; İslâm adına yaşanan ilk travmayı Hz. Muhammed’in (sav) kabrine konulmadan arkadaşlarının halife seçimi ile ilgilenip, Hz. Ebu Bekir’i halife seçmeleri ile başlatırlar.
Bazı kaynaklar, Hz. Peygamber’in Veda Haccından dönerken Gadîr-i Hum’da kendinden sonra hilafetin ‘Ehlibeyt’ten gelenlerden olmasını işaret ettiğini, Hz. Ali’nin de bu hususta arzulu olduğunun kaydederler.
Diğer bir husus ise; Hz. Ali’nin peygamberin (sav) defni yapılmadan seçim yapılmasından rahatsız olup incindiğini, buna rağmen ümmet arasında fitne çıkmaması için altı ay sonra Hz. Ebu Bekir’e biat ettiğini belirtirler.
Peygamberin (sav) vefatı sonrası devlet yeniden yapılandırılır; istişare esas alınarak biat/seçme ile halife belirlenir. Bu durum Emeviler, Abbasiler ve sonraki dönemlerde değiştirilip, biat (seçme)geleneğine aykırı olarak saltanat ve saltanatın devamı anlayışı tercih edilir.
Geleneksel anlayıştaki devlet yapılanmasında, dört halifenin hiçbirisi çocuklarını veliaht olarak bırakmazlar. Dört halifeden sonra ‘HİLAFET’ saltanata dönüşünce din ve hilafet saltanatın siyasi argümanı olarak kullanılmaya başlanır…
Bu dönüşümle İslâm tarihinin çok acı ve üzücü tabloları sahneye konulur; kan dökülür, göz yaşları sel olur. Hz. Ömer şehit edilir. Hz. Osman’ın evi kuşatılır, boykotlar yapılır ve Hz. Osman’da şehit edilir.
Hz. Osman sonrası Halife seçilen Hz. Ali döneminde de boykotlar devam eder, Hz. Ali’nin Osman’ın katillerini bulmadığı şikayetleri yapılır ve Hz. Ali’de şehit edilir. Katiller bulunsa da perdenin arkası tam aydınlatılamaz, karanlıkta kalır.
Bu olaylar sonrası gücü ve iktidarı ele geçirmek ve elde tutmak için gelenek haline getirilen biat/ istişare ile seçme kaldırılır, halk ve halkın görüşü devre dışı bırakılır, saltanata kapılar açılır, siyasi güç dinin değerlerini politika aracı olarak kullanmaya başlar.
İslâm’da ‘Din-Devlet’ ilişkileri ele alındığında, İslâm inanç ve düşüncesindeki devlet yapısı; sistemleri ve rejimleri değil, erdemli yetişmiş insan, erdemli toplumlar ve erdemli idarecilerin inşasını öne çıkarır. Yaratılanların en şereflisi ve yeryüzünün halifesi olarak gördüğü insanlara yol gösterici ilkeler koyar.
Bunlar; sevgi, güzel ahlak, dürüstlük, hak, hukuk, adalet, bilime kapıları açmak ve kendin için istediğini başkaları için de istemek, din, mezhep, ırk farkı gözetmeden komşusu açken tok uyumamak gibi İslâm’ın olmaz ise olmaz kabul ettiği “TEMEL” değerleridir.
Hukuk ve adaletin olmadığı bir dünya, Allah (cc.) ve erdemli insanların istediği bir dünya değildir. “Allah size mutlaka emanetleri ehil olana vermenizi ve insanlar arasında hükmederken adaletle hükmetmenizi emretti” (Nisa, 58). “De ki, Rabbim adaleti emretti…” (A’raf,29)
Hz. Peygamber de, “Sizden öncekilerin helak olmasının sebebi; fakirler hırsızlık yapınca (suç işleyince) fakirlerin cezalandırılmaları, nüfuzlu ve zengin olanların cezadan muaf tutmalarındandır…” buyurur.
Hz. Ömer’in uygulaması bize ışık tutar: Döneminin Şam valisi merkezde bir cami yapmak ister; ancak, arazinin sahibi Yahudi o sırada Şam’da yoktur, dışarıya gitmiştir. Vali gelince değerini veririz diyerek inşaatı başlatır, inşaat ilerler, adam da gittiği yerden gelir ve valinin tekliflerini kabul etmediğini, inşaatı durdurmasını ister. Vali inşaatı durdurmayınca da kalkar Halife Ömer’e gider ve durumu anlatır. Hz. Ömer, hükmünü verir, valiye; “VALİ; CAMİYİ YIK, ADALETİ YIKMA.”
Son zamanlarda gazeteci geçinen ateist bir soysuz, din sömürüsü yapan isimler verip onların arkasına saklanarak dinler insanlara hiçbir şey kazandırmadı, dinler iyi olsa İslâm ülkeleri geri kalmaz diyerek İslâm’a saldırmakta ve işin daha acısı Müslüman olduğunu söyleyen insanlardan da alkışlar almakta...
Bre inançtan nasibini alamamış sapıklar; basit bir makinanın nasıl çalışacağını anlatan kitapçık yanına konulurken, yaratanın sizi başı boş olarak yarattığını mı düşünürsünüz, gönderilen kitapların ve peygamberlerin insanlara hiçbir şey vermediğini söylemekten utanmaz, arlanmazsınız!
“21. yüzyıl İslâm’ın İslâm’la yıkılışı olacaktır” diyen güçler, İslâm dünyasından kiraladıkları beyinlere İçten çökertme talimatlarını uygulatırken, dine düşman olanlar da görevlerini açıktan yapmaktalar… Ey din düşmanı! İnanmayabilirsin, ama hiçbir din ve inanca hakaret edemezsin!
Tekrar konumuza dönersek, İslâm’ın evrensel mesajları ve kucaklayıcılığı saltanatlar adına yıpratılarak egemen Arap İslâm anlayışına dönüştürülünce bir üst sınıf oluşturulur. Bu sınıf; işi Arap ırkçılığına taşıyarak Arap olmayanları mevali olarak görür ve hilafet “Kureyşlilerin hakkıdır” Mevaliden halife olamaz derler.
Tarihçiler de dört halifeden sonraki idari yapıyı hilafet değil, saltanat olarak kabul ederler. Halifeliğin olmaz ise olmaz şartı ‘halkın katılımı, yani biat /seçme ve istişare’ ile olmasıdır denilir.
Hilafet, saltanata dönüştürülünce politik manevralar dinin önüne geçirilir; Mescitlere, Camilere, eğitim kurumlarına, günlük hayatın her alanına politika sokulur, yandaşlık sınır tanımaz olur… Muhalefet lanetlenir, liderlere kutsiyet atfedilip, idarecilerin tanrılaştırıldığı ve tanrı ilan edildiği dönemler görülür.
Bu akıl almaz hırs ve ihtiraslar güç zehirlenmelerine de sebep olur. Güç zehirlenmesinin en çarpıcı örneklerinden birisi Kur’an ayetlerinin mızraklar ucuna takılarak aldatmak için ihtiraslara alet edilmesi ve ibadet uygulamalarına müdahale yapılmasıdır. Cuma namazında hutbelerin yerinin değiştirilmesi, namaza ilaveler yapılması gibi hususlar...
Emeviler ile başlatılan dönemde siyasi anlayışın dinin ve dinin değerlerinin önüne geçmesi, cemaat de tepkilere sebep olur ve cemaat hutbeleri dinlemeden camiden çıkmaya başlar; bunun üzerine hutbelerin okunması namazdan önceye alınır.
Ünlü fıkıh âlimi Serahsi, “ELMEBSUT” adlı eserinde bunu şöyle anlatır: “Resulullah ve dört halife zamanında hutbe namazdan sonra okunurdu. Emeviler bunu önceye aldılar. Çünkü, hutbelerde politika yapılır, dinen caiz olmayan şeyler söylenir, cemaat bunları dinlemek istemez, namazı kılınca camiyi terk ederdi. Hutbeyi namazdan önceye alarak cemaat hutbeyi dinlemek zorunda bırakıldı.”
Emevi ve Abbasi halifelerin dine karşı müdahil olması, din dışı uygulamaları ve “Ehlibeyte” karşı tutumları İmamı Azam Ebu Hanife’yi ve onun gibileri üzmüş, rahatsız etmiş ve bunun için de idarecileri şiddetle eleştirerek onlarla kavgalı bir hayat yaşamışlardır.
Ömrünün elli iki yılını Emeviler döneminde (699-750), yaklaşık 0n sekiz yılını da (750-767) Abbâsiler döneminde geçiren İmamı Azam Ebu Hanife “HAK ve HAKKIN” sesi, politikacıların kirli siyasetine karşı dinin eğilmeyen başı olmuştur.
Emeviler dönemindeki vali İbni Hubeyre Ebu Hanife’yi saflarına çekebilmek için önemli bir teklif yapar; “Mühür Ebu Hanife’de olacak, tüm işlemler onun imzasından geçecek, imzalamadığı hiçbir yazı işleme konulmayacak ve onun izni olmadan Hazineden çıkış yapılmayacaktır.”
Ebu Hanife, isminin siyaseten kullanılacağını bildiğinden bu teklifi reddeder. Araya Ebu Hanife’nin kıramayacağı aracılar konulur, fayda vermez. Bu sefer iş tehdit etmeye vardırılınca İmamı Azam Ebu Hanife aracılara şunu söyler, “O adam benden ‘Vasıt Mescidinin’ kapılarını saymamı istese onu dahi kabul etmem.”
Ebu Hanife’nin siyasetin kirli uygulamalarına karşı oluşu, Abbasi halifesi Mansur’u da rahatsız etmiş ve Ebu Hanife’nin etkin gücünden faydalanarak halk arasındaki itibar kaybını telafi etmek için hilafetin baş kadılığını teklif etmiştir; dinin günlük siyaset ve politika üstü olduğunu bilen Ebu Hanife, halifeye cevaben:
“Kadı olabilecek bir insan, gerektiğinde senin, çocuklarının, komutanlarının ve valilerinin leh ve aleyhine hüküm verebilecek bir ruha sahip adam olmalıdır. Ben böyle bir ruha sahip değilim,” diyerek ‘DİN-DEVLET- ilişkisinde adalete göre değil, isteğe göre hüküm verilmesine karşı çıkışını ortaya koymuştur...
Şimdi de asırların üstünden atlayarak meyhanelerin, umumhanelerin açık olduğu, tahta oturmak için fetvalar verilip çocukların bile “devletin bekası” kamuflajı ile boğdurulduğu anlayışı; “Kim haksız yere bir cana kıyarsa bütün insanlığı öldürmüş gibi olur” (Mâide,32). Ayeti ve benzeri mesajları vicdanlarınızda değerlendirin, verdiğiniz karar vicdanınızın sesi olsun!
Yukarıdaki anlayış içinde tahta oturan padişahımız efendilerimize ‘HALİFE’, idareye de ‘HİLAFET’ dedik. Yavuz’la başlayıp Vahdettin’le sona eren döneme ‘HİLAFET’; Yavuz ve sonrasında gelenler de halifemiz, efendimiz diye hitap ettik, onlar da bize “KULLARIMIZ” dediler…
Olmadı, bu kadarı yetmedi; padişahımız efendimiz hazretlerine yeryüzünde adaletin ve huzurun tesisi adına “Zillü’llahi fi’l Arz” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) dedik… Bunun Kur’an ve sünnette ki dayanağı nere de mi? Şehit edilen İmamı Azamdan sonra işkence odasında bekliyor!
İşkence odası da neresi miii? İmamı Azam ve tarihteki benzerlerinden sonra cennetin anahtarını eline geçiren, istediğine cennete, istemediğine de cehenneme pasaport kesen, huri pazarlayan, yakmaz kefen satanlar ve öteki dünyadan müritlerini yönetenler ile ışık evlerin işkence odalarında çile çekilen yerlerde…
Tarihte benzerleri yaşanmış bu tip sapık ve sapkınlıklara karşı 3 Mart 1924’de Diyanet teşkilatımız kuruldu. Çok değerli din bilginleri geldi ve güzel örnekler oldular; ölenlere rahmet, yaşayanlara sağlık ve huzurlu yıllar diliyor, ilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır diyoruz!
Diyanet teşkilatımızın kadroları ve İlahiyatçı kadrolarımız istisnalar sayılmazsa, dini değerlerimizin anlatımında günümüz insanını irşat edecek donanıma sahip olamadıkları gibi inanç değerlerimizden daha çok politize olmuş insanlar kanaati uyandırmaktalar...
Diyanet İşleri başkanının, dine yaptığı hizmetlerle öne çıkıp, örnek olması gerekirken, Cumhuriyet’in ve Diyanetin kurucusuna bakışları, Arapça bilmeyişinin söylenişi, yurt dışı gezileri, arabasının markaları, işe alışlar, aşçı, ütücü gibi kimseler ile hac yolculukları ve israfla öne çıkarak günlük magazin haberlerde yer alışı dinimiz, örfümüz, temsil ettiği makam ve mevkii ile uyuşmamış, insanlarımızı üzmüştür…
Tarih; İmamı Azam Ebu Hanife’leri, Şeyhülislam Sabri efendileri, Ali Erbaş efendileri de unutmaz, herkes aslına, asaletine ve kendi düşüncesine uygun olanı yaparak tarihteki yerini alarak, kendi karnesini kendi yazar… Sağlıkla kalın.
Turan TOK
2 Şubat 2026 Pazartesi /Kozköyü