10 Ağustos 2026 - Pazartesi

TARİHİMİZDEN BİR YAPRAK

TARİHİMİZDEN BİR YAPRAK

Yazar - Turan Tok
Okuma Süresi: 7 dk.
387 okunma
Turan Tok

Turan Tok

-
Takip EtGoogle News
TARİHİMİZDEN BİR YAPRAK
Zaman, arka arkaya gelen savaşlar ve 1.Dünya Savaşı yılları… Türk’ün evladı vatan borcu, namus borcu diyerek din için, devlet için Filistin, Suriye, Yemen, Hicaz, Irak, Galiçya ve Çanakkale cephelerinde savaşmaktadır.
Ordumuzdan Subay ve er 202.152 kişi esir düşer. Esirler Hindistan, Mısır, Burma, Kıbrıs, Malta, Yunanistan, Irak, Fransa, Romanya ve İtalya’ya götürülür.
Esirlerin 134.477si İngilizlere bağlı esir kamplarına yerleştirilir. İngilizler, sömürü, zulüm ve caniliğin temsilciliğinin öncülüğünü yapmakla tanınırlar...
Hindistan’ı işgallerinde, dokuma tezgâhlarında çalışan kırk bin Hintlinin dokuma yapmakta kullandıkları parmaklarını dokuma yapamasınlar diye kesip, Hint dokumacılığını çökertirler.
Geride kalan ustaları da İngiltere’ye götürerek gözyaşı ve kan üzerine dokuma sektörlerini kurarlar ve “bulunmadık Hint kumaşı mısın” yerine “Bulunmadık İngiliz kumaşı mısın” dedirtirler…
Batılının menfaati söz konusu olunca İnsani duyguların rafa kaldırıldığı görülür. İngilizler esir kamplarına yerleştirdikleri dedelerimize yaptıkları işkenceleri ile kayda geçerler, kendi insanlıklarını ve insanlık anlayışlarını ortaya koyarlar.
Dedelerimizin bir kısmı adını duymadığı, yerini bilmediği Hindistan’daki Sumerpur, Ahmet Noyar, Belgaum, Belllary, Kalkuta (istasyon), Kataphar ve Tognung kamplarına tutulurken, diğer bir kısmı da Mısır’da Heliopolis, maadi, Kahire, Ras-et-tin, Seydi Beşir, Turra ve Bilbeis kamplarında tutulurlar.
Karamanlı esirlerden yedek Subay Ahmet Altınay’ın tuttuğu günlüğünü, Ahmet Duru kitaplaştırıp İmge yayınlarında “Katran Kazanında Sterilize” adıyla, bastırarak İngiliz ve Ermenilerin insanlık anlayışına ışık tutar.
Her Türk ailesine geçmişi sorulduğunda dedeleri ile ilgili bilip söyledikleri; dedem asker olarak gitmiş, bir daha da geri dönmemiş, şehit olmuş sözleridir… İşte binlerce ailenin geçmişi ile bilip söyledikleri iki üç cümlelik hatırası bu kadardır…
Ne yazık ki gidip de dönmeyenlerin, dönüp de görmeyenlerin hayat hikayelerini bilemedik, nesillerimize iyi anlatamadık!... Yine, ne yazık ki Sarıkamış, Çanakkale, Gelibolu, Yemen ve diğer cephelerde akıtılan kanlarımızın bu toprakların tapusunun bedeli olduğunu anlatıp, vatan toprağı parayla satılmaz ruhunu veremedik…
Biz tekrar kamplardaki hayatlara dönelim. İngilizler; Türk esirlerini değişik kamplara dağıtıp yerleştirirken bunların bir kısmını da Mısır’ın İskenderiye şehri yakınlarında bulanan Seydi Beşir Kampına hapsettiler.
Bu kampta daha çok 1918’de Filistin cephesinde esir düşen 16.Tümen’in 48.Alayına bağlı Osmanlı askerleri bulunuyordu. Ayrıca Mısırda yaralı esirler için de Abbasiye Hastanesi ve Mısır Kızılay Hastanesi kamp olarak kullanılmaktaydı.
Türk esirler bu kamplarda 12 Haziran 1920 ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaret ve zulümlere maruz kaldılar. Bu işkencelere dayanamayıp psikolojisi bozulan, intihar edenler oldu.
Bu zulümlerin ve insanlık dışı muamelelerin önemli sebeplerinden biri de Ermeni doktor ve tercümanlardı…
Tercümanlık ve doktorluk yapan Ermeniler yanlış çeviriler yapıp İngilizleri kışkırtarak daha da zalim hale getiriyorlardı. Kızgın güneş altında çalıştırılan esirlerin gözlerinde kızartı ve ağrı olunca doktora müracaat ediyorlardı.
Eyüp Sabri Bey, Esaret Hatıraları adlı eseri s.69-82 de bu durumu şöyle anlatır:” Doktor eline bir av geçirmiş gibi sevinir. Bunları hemen hastaneye yollardı. Mehmetçik hastaneye gönderilmemek için yalvarırdı. Fakat yalvarmalar fayda vermez, zorla gönderilir, on gün sonrada gözsüz olarak geri dönerlerdi.
Kör edilen askerlerin durumu içler acısıydı. Otuz kırk asker birbirlerini ceketlerinden tutar, Tuvaletlere, yemek almaya o şekilde giderler, kumların üstünde sürünürler, yarı aç, yarı tok olarak hayatlarını sürdürmeye çalışırlardı.
Anlaşmalar sonrası Mısırdan dönen askerlerimizin çoğunun gözünün kör olarak vatanlarına dönmeleri, buradaki Ermeni ve İngiliz zulmünün boyutunu ve insanlık anlayışlarının göstergesi olmuştur.
Askerlerimiz sterilize bahanesiyle aşırı Krizol doldurulmuş sulara sokularak haşlanıyor, dipçik darbeleriyle zorla başları suya sokularak gözleri kör ediliyordu.
Bu durumlar 28 Mayıs 1921 Cumartesi günü TBMM’nin 37. oturumunda Edirne Milletvekilleri Faik ve Şeref Beyler tarafından mecliste gündeme getirilir.
Bu iki milletvekili önergelerinde, askerlerimiz “Mısır’da bi’l-İntizam, İngilizlerin ilaçlama bahanesiyle yeterli miktardan fazla Krizol’a sokularak gözlerini kör edilmiştir. 15 000 vatan evladının üzerinde tatbik edilen bu cinayet önceden tasarlayarak uygulanılmış, İngiliz doktorlarla garnizon komutanı ve subayların suçlu ilan edilmelerini teklif etmişlerdir…”
Zaman ilerlese, medeniyet nutukları atılsa da haçlının gen haritaları değişmiyor. Dün İngiliz, Fransız ve Ermeni’nin yaptığı zulmü bugün ABD’li asker ırakta yapıyor, kadın ve kızların ırzına geçiliyor, kadınlar bizleri öldürün Jonilerin piçlerini doğurmayalım diye feryat ediyorlar…
Yeter mi, yetmez; cami duvarlarındaki ayetler ve Kuran’lar ayaklar altına alınıyor, insanların başına yular takıp dört elli duruma getirerek fotoğraf çektiriyorlar, yetmiyor öldürdükleri Müslümanların üstüne işeyerek resim çektiriyorlar…
İslam dünyası mı? Büyük patronlara saygı duruşunda yarışıyorlar. İbadetgahına saldıran, kadınımıza, kızımıza saldıran, Kuran’ı çiğneyen askerlere kahraman askerler diyor ve ülkelerine sağlıkla dönmeleri için dualar ediliyor!
 
Turan Tok
Kozköy/Yakakent
 
 
 
 
 
#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.