16 Ağustos 2026 - Pazar
TARİHE ŞAŞI BAKMAK VE İNSAN.
TARİHE ŞAŞI BAKMAK VE İNSAN...
Yazar - Turan Tok
Okuma Süresi: 9 dk.
196 okunma

Turan Tok
-TARİHE ŞAŞI BAKMAK VE İNSAN
Millet olmanın olmazsa olmazlarından biri tarih bilincidir. Milletlerin karne notunu tarih verir; hataların tekrar etmemesi için yol gösterir…
Geçmişini sağlıklı bilmeyen milletlerin sağlıklı gelecekleri olmaz. Yanlışı doğru gibi anlatarak gençliğin beyinlerini iğfal etmek, milletin geleceğine kastetmektir.
Siyasi ve dini otoritelerin din üstünden hâkimiyet kurup, halkı bölüp ayrıştırarak kan dökülmesine zemin hazırlamaları birlik, dirlik ve huzura ihanet eden sapıklık ve sapkınlıktır…
Siyaset ve din kişilerin kirli işleri için kullanılır, ihtiraslar frenlenemez durumlara gelirse gözler kör, kulaklar sağır, idrakler felç olur.
Tarih, bize insanların hırs ve ihtiraslarının esiri olunca insanlıktan nasıl uzaklaşıp canavarlaştıklarını, tanrılık iddialarına kadar uzandıklarını gösterip, rehberlik eder…
Bu anlamda İslam tarihinin altın çağlarından kabul edilen dört halife dönemine bakmak bugünleri anlamamıza yardımcı olur. İnsanın olduğu yerde makam ve mevki hırslarının inanç ve insanlık değerlerinin üstüne çıktığını görürüz.
İslam tarihine insanlık değerleri ve İslami değerler açısından bakarsak dört halife dönemindeki tablo insanların zaaf ve ihtirasları adına neleri yapılabileceğini, insanların nasıl vahşileştiğini görürüz.
İslam’ın altın çağı, İslam tarihinin en seçkinlerinden dört büyük insan, dört halife zamanıdır. Bunlar, Hz. Peygamberin haklarında iltifatları olan seçkinler… Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali (R.A.) niçin şehit edildiler? Kimler, niçin bunu yaptı, yaptırdı?
Hz. Peygamberin dizinin dibinde yetişen seçkinlerin birbirini doğraması hangi inanç ayrılığından dolayıdır… Hz. Peygamberin neslini kurutmak için “Ehli-i beytin” kılıçtan geçirilmesi, doymak bilmeyen siyasi istek ve arzuların Firavunlaştırılması değilse nedir?
İslam tarihi adına Siyasi iktidarı şahsi güç için kullanan Muaviye ile başlayan yapı geleceğe taşınmış, akıtılan kanlar da içtihat kılıfına sokularak, iki tarafın ellerine sevap kazanırlar belgesi tutuşturulmuştur… “MÜSLÜMAN’IN HAKSIZ OLARAK İNSAN ÖLDÜRMESİ HARAMDIR” fermanı ise unutulmuştur…
Çağların üzerinden atlayarak Allah’ın koyduğu kuralların uygulandığını söylediğimiz, yani; şer-i idare ile yönetiliyorduk dediğimiz ecdat Osmanlı dönemine geliyoruz…. Başta, tarihimizin zirve isimlerinden şeref levhamız Fatih S. Mehmet oturmaktadır…
“Kanunname-i Al-i Osman”a şer-i şerif adına yeni bir kanun maddesi konularak denilir ki: “Ve her kimesneye (kimseye) evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı âlem için katletmek münasiptir; ekseri ulema tecviz etmiştir (olur demiştir), onunla amil (amel edeler) olalar.”
Hakkın sesini teslim ve temsil etme adına din eğitimleri yaptığını söyleyen, yüksek makamları dün, bugün, yarın işgal eden ve edecek adamların hakkın buyruklarına göre değil de baştakilerin arzularına göre fetva verişleri zulme kapı aralamak, dine mesafeli bakmak olmuştur.
Pekiyi bu hususta ilahi mesajların kaynağı Kuran’da ne denilir? Nisa Suresi 93. Ayet, Maide Suresi 32. Ayet ile İsrâ Suresi 33. Ayetler Temel hükümleri belirler ve haksız yere bir kişinin öldürülmesinin ağırlığını ortaya koyarlar.
Örneğin, Mâide Suresi, 32. Ayet der ki; “bir kişiyi haksız yere öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Bir hayat kurtaranda bütün insanlara hayat vermiş gibidir.”
Osmanlı’da bu kanunname maddesi 1603 yılında Birinci Ahmet tahta çıkana kadar uygulanmış, buna dayanarak kundaktakiler dahil yüzlerce kelle uçurulmuş ve bu anlayışa şeriat elbisesi giydirilerek ‘YENİ OSMANLICILIK’ özlemi başlatılmıştır.
Bu uygulamaların tarihine bir iki örnek vererek kısaca bakalım… Padişah İkinci Selim’in (Sarı Selim) büyük oğlu Üçüncü Murat, babasının vefatını müteakip tahta geçer, bir hafta sonra “Nizam-ı Âlem” yasasına uyarak beş erkek kardeşini boğdurur...
Yirmi sene on beş gün saltanatta kalır, her fani gibi o da “her nefis ölümü tadacaktır” emrine uyarak ölümü tadar… Yerine veliaht olan oğlu Üçüncü Mehmet geçer…
Yirmi erkek kardeşin en büyüğüdür, kardeşlerin dördü yetişkin, diğerleri çocuk ve kundakta bebekler vardır… Bu on dokuz şehzade “Nizam-ı Âlem” maddesine göre saray dilsizlerine teslim edilerek boğdurulur… Babaları olan Üçüncü Murat’ın cenazesinin kaldırıldığının ikinci günü 19-Şehzadesi de mezarının ayakucuna gömülür…
Bu görüşün savunucuları şöyle savunma yaparlar: 1- 500 yıl önceki olaylar bugüne göre değerlendirilemez… 2- Başka ülkelerde de İslam ülkelerinde de böyle olaylar olmuştur…3- Devletin bekası söz konusudur…4- Devletin bekası söz konusu olunca babasını da, kundaktaki bebeği de öldürecek kadar vatan sevgisi ve fedakârlık yapabilenlere katil değil, kahramanlardır diye bakılmalıdır…
Unutulan veya unutturulup yok sayılan ilahi mesaj: “Günahsız bir insanı öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir” ilahi fermanının saltanat söz konusu olunca çöp kutusuna atılması ve dinin kirli siyasetlere basamak yapılmasıdır.
Dünler bizlere ışık tutar, Hz. Peygamber: “Bir Müslüman aynı delikten iki defa sokulmaz” derken bugün aynı delikten sokuluyor muyuz sorusunun cevabı herkesin kendi vicdan terazileri olsun.
Siyasi iktidarlar adına dört halifeden sonra usul ve metot olarak asla hilafet olmayan, saltanatlar devreye girer ve sahte hilafetçiler dönemi başlatılır. Hilafet kılıç zoruyla alınmaz. Esas olan biat etmektir, yani bugünkü şekliyle sandık esas alınmıştır; Belgesi mi? Dört halifenin seçimi!
Dört halifenin uygulamalarında hanedanlık anlayışına kapıların kapatıldığını görmezden gelinir… Muaviye ile başlatılan hanedanlık ve saltanat sistemleştirilir…
Koltuk sevdası, makam aşkı, bir insana tanrının bütün sıfatlarına sahip dedirtir de kimseciklerden ses çıkmaz, Hz. Peygamber hata yaptı, bizim liderimiz hata yapmaz denilir de kimseler işitmez, duymaz.
Bencillik duyguları insanı şeytana hoca yapar. Onun içindir ki Muaviye; Hilafet sadece Arapların hakkıdır; Halife ancak Araplardan olur, Arap olmayanlar mevalidir mevaliden halife olamaz derler ve Araplar Osmanlıdaki hilafeti hiç kabul etmezler ve etmemişlerdir.
Mevali, kelime olarak “azat edilmiş” köle anlamında kullanılarak Muaviye döneminde Arap ırkçılığının temel taşları olarak döşenip, zirve yapmış, İslam dinine zararlar verilmiştir.
Eski Osmanlının hasretiyle yanıp tutuşan ve onun sırtından geçineneler kardeş katlini hatırlamazlar ve devlete baş kaldıranların öldürülmesini katliam diye sunar, bebek katilini adam diye muhatap alıp “Emir komuta merkezi” talimatlarını beklerler.
“Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz.” Lozan Anlaşması ile bir devletin kuruluşunu kabul edemeyen ve keşke “İZMİR’İ YUNANLI ALSAYDI” diyenler ve arkasına takılanlardan milli olan bir anlayışla yola devam edilmesi beklenemez…
Bu anlayışlar Kurtuluş savaşına karar verenlerin karşısında İngiliz paralarıyla Kuvâ-yı Milliye-yi yok etmek için Pontus ve Kürt ayaklanmaları ile birlikte Marmara, Ege’deki olaylar ile Konya’daki Delibaş isyanlarını başlatanların anlayışlardır.
Dün Lozan’da İran, Irak, Suriye ve Türkiye topraklarında kabul ettiremedikleri Kürdistan devletini Irak’ta (PÇDK) Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi, Suriye’de (PVD) Demokratik Eylem Partisi ayağı ile kurdular.
Emperyalistlerin terör örgütü elbisesi giydirdiği silahlı güçleri ile ordu güçleri ve İsrail ordu güçleri İran’da şimdilik duvara toslamışlar, çelik kubbeleri delinmiştir. Türkiye’de silahla 50 yıldır yapamadıklarını “TERÖRSÜZ TÜRKİYE” ninnisiyle yapmak istemektedirler.
Biz bu ninniyi “ARAP BAHARINDA” dinledik, yıkılan heykelleri seyrettik, şimdi feryat edip eski günleri arayan sürüleri seyrediyor, “üstlerine pislik yağdırırız” fermanının tecelli edişini yakından görüyoruz...
Türkiye’de de aynı oyunu sergilemek isteyenler Atatürk resimlerini kaldırın, Yeni Osmanlı olarak yola çıkıp Cumhuriyet idaresini yıkıp hilafeti getirin diyorlar ve çocuk katili sembol maşa ile anlaşıp terörün bitirileceğine inanmamızı istiyorlar, yersen!
Turan TOK, 8-12-2018-ORDU
Yorumlar (0)
Tüm Yazıları