TARİKAT VE SİYASET İLİŞKİLERİ -1
TARİKAT VE SİYASET İLİŞKİLERİ -1

Turan Tok
-
TARİKAT VE SİYASET İLİŞKİLERİ -1
İnsanın frenlenemeyen ihtiras ve duyguları “ben” ve “benlik” olarak ortaya çıkar. “Biz” unutulur, “ben” denilir. Benlik duyguları ile sınırlar aşılırsa Kuran’ın işaret ettiği “Ben, sizin en yüce Rabbinizim!” (Naziat-24) denilen noktaya gelinir.
Bu anlamda “nefis terbiyesi” ve “nefsin ıslahı” büyük cihat olarak kabul edilir. Hz. Peygamberin Bizans İmparatorluğuna karşı düzenlediği çok yorucu Tebük seferinden Medine’ye dönerken ashabına “Şimdi küçük cihattan büyük cihada (nefis cihadına) dönüyoruz sözü bu anlayışın temeline konur.
Nefis terbiyesi için söylenen bu sözler tasavvufun kapılarını açar. IX. Yüzyılda Irak’ta Şeyh Cüneyd-i Bağdadiyle (öl-910) başlayan hareket Horasan, Maveraunnehir ve Anadolu’ya yayılır.
Tarikatlar, çoğunlukla geçmişlerini Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali yoluyla Hz. Muhammed’e (sav.) ulaşan bir silsile olarak takip ederler. Zamanın şartları içinde Sünni ve Şii anlayış olarak yayılırlar.
XII. yüzyılda Sünni ve Şia anlayışı çerçevesinde birçok tarikat ortaya çıkmıştır. Bunların bir kısmı İslami bilimlerin kaynağı olarak kitap ve sünneti temel kabul ederken, bazıları da Allah’a giden yolda hiçbir araca ihtiyaç yoktur, deyip kitap ve sünneti engel gibi görmüşler ve görmekteler.
Bilime gerek görmeyenler, bilimin Vehbi olduğunu söyler, gerçek ilim ledün ilmidir derler. Yani; okulla, dersle veya normal eğitim yollarıyla bu ilim öğrenilemez; bu ilim Allah’ın dilediği kullarına lütfu ve ikramıdır diye bakar ve öyle inanırlar.
Bu anlayış, pozitif bilimin kuralları içinde yapılan eğitim ve öğretime karşı olan anlayışlardır. Bunlar, yerleşik bir düzen içinde eğitim ve öğretim kurumlarının yaygın olmadığı dönemlerde tasavvuf adına birçok hurafeyi İslam’a din olarak sokanların anlayışıdır.
Tasavvufun yayılışında özellikle konar göçerler ve uçlara yerleştirilen göçebe toplumlar ile bilhassa Oğuz boyları arasında Batınilik daha çok ilgi görmüştür.
Bunun sebebi, “KAM” veya “ŞAMAN” gibi ruhanilerin kullandıkları figürleri kullanarak konuşan, müzik eşliğinde şiirler söyleyip ilahiler okuyan “BAB”, “BABA”, “DEDE” veya “ATA” ismini verdikleri dervişler aracılığıyla kendilerine ulaşan Bâtıni İslam’ı daha çabuk kabullenmişler; geleneksel İslam’a daha mesafeli durmuşlardır.
Bu anlamda Sahabeden kabul edilen Arslan “BAB”, Türk dünyasında ozanlar piri olarak kabul edilen Korkut “ATA”, Çoban “ATA” İslamiyet’in manevi önderleri kabul edilmektedirler.
XII. yüzyıla gelindiğinde Türkistan Türkleri arasında “YESEVİLİK” öne çıkmıştır. Ahmet Yesevi 1140’da Türkistan’ın Yese şehrinde “Hikmetlerden oluşan eserleriyle Türk Tasavvuf edebiyatının kurucusu olmuş,1163’te vefat etmiş, halifeleri Anadolu ve Türk dünyasını aydınlatmışlardır.
Hacı Bektaş velâyetnamesine göre Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli’yi ‘Diyar-ı Rum’ abdallarının başına görevlendirir. Taç, hırka, sofra, seccade, çırağ ve bayraktan oluşan kutsal emanetleri verir.
Anadolu Selçuklu devletinin beylik merkezi Sünni İslam anlayışı içinde Mevlevilik ve Kübrevilik gibi tarikatlara yakın dururken, obalardaki halk ve uç bölgelerindekiler Horasan Melamiliği, Kalenderilik ve Haydarilik gibi tarikatlara daha yakın durmuşlardır.
Balkanlarda, Kafkaslarda ve Anadolu’da irşat görevi yapan Sarı Saltuk’un halifesi Barak Baba Bursa’da irşada başlar. 1307 yılında1oo’den fazla dervişini görevli olarak Suriye’ye gönderir.
Azerbaycan’dan gelen Geyikli Baba, Horasandan gelen Tapduk Emre ve onun halifesi Yunus Emre, Barak Babanın müritleridir. Yunus Emre bu durumu divanında, ‘Yunus’a Tapduk’u Saltuk’u Baraktandır nasip’ diyerek anlatır.
Azerbaycan’ın Hoy bölgesinden gelerek Osmanlının kuruluş döneminde Bursa ve çevresine yerleşen Geyikli Baba’nın (Baba Sultan) Batı Karadeniz Bölgesi ile halk inanışları boyutunda ilgili olduğu bilinir. Alaçam tarihi adına Geyikkoşan’ın bu açıdan incelenmesinde de yarar olur diye düşünürüm.
Tabanda güçlenen Sünni ve Şii tasavvuf ehlinin siyasi alana taşınarak, merkezi otoriteyi etkisi altına almak için baskılar kurduğunu, zamanla bunların isyana dönüştüğünü görüyoruz. Bu anlamda Anadolu’da ilk ayaklanma Selçuklular döneminde II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında başlatılır.
Ayaklanmanın lideri Baba İlyas, Baba Rasul ile onun halifesi Baba İshak önderliğinde 1240 yılında Adıyaman, Kâhta, Amaya, Sivas ve Kırşehir çevrelerinde isyanlar olmuştur.
Baba İlyas Amasya’da idam edilmiş, isyana kalkanların hepsi kılıçtan geçirilmiştir. Bu ayaklanmaya tarihte “Babailer İsyanı” denilmiştir.
Babailer çok önemli isimler yetiştirmiş, Anadolu’nun Türk vatanı olmasının temelinin atılmasında görevler yapmışlardır... Orhan Gazi zamanında savaşa katılan Alperenlerden Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murat ve Duğlu Baba gibi gaziler bu tarikatın mensubudurlar.
Horasanlı bir Türk olan Hacı Bektaş-ı Veli Babailerin meşhurlarındandır. Bektaşilik, Babailiğin devamı olarak görülmüş ve yeniçerilik kurumunun resmi tarikatı haline gelmiştir.
Siyasi otorite Yıldırım Beyazıt döneminde merkezi yönetimin kontrolünde olarak Sünni anlayışı öne çıkarıp destek vererek Bâtınilikle denge kurma politikası izlemiştir.
Tarih, bize iktidarı ele geçirmek için siyasetçilerin din kurumlarını; din kurumlarının da siyasetçileri kullanarak hükümran olmak istediklerini söyler. Bu anlayışın önünün kesilmesi için yapılan düzenlemeye de LAİKLİK denilmiştir.
Din ve siyaset çatışmalarının altına inildiğinde “TEK ADAM”, “TEK GÜÇ” ben olayım duygularının öne çıktığı görülür. Hakimiyet kurmak ve tek adam “BEN” olayım anlayışının varlığı çatışmaları ve düşmanlıkları beraber getirir. Bu mücadelede; birisi siyasi gücünü, diğeri de dini etkinliğini kullanır.
Tarih, âliminde, siyasetçinin de neler yaptığına, insanlığa neler kazandırdığına bakarak karne notlarını doldurur. Devlet adamının devlet işlerinde üstüne düşenin en iyisini yapması, dini kurumlarında inanç değerlerini iyi tanıyıp tanıtması esas olandır.
Konumuza Sünni ve Şii anlayış içinde devam edeceğiz.
Turan Tok
Yakakent /Kozköy
.