06 Ekim 2026 - Salı

TÜRK MİLLETİNİN VARLIĞI

TÜRK MİLLETİNİN VARLIĞI

Yazar - Turan Tok
Okuma Süresi: 12 dk.
520 okunma
Turan Tok

Turan Tok

-
Takip EtGoogle News

                  TÜRK MİLLETİNİN VARLIĞI 

            Ağaçlar gücünü toprağın derinliklerindeki köklerinden, milletler de güçlerini tarihin derinliklerinden alırlar. Türk’ün zaman tüneli içindeki geçmişi petroglifler, damgalar arkeolojik kazılar ve antropolojik değerler üzerinden 4500-5000’li yıllardan geriye doğru uzandığını gösterir.

             Geçmişini belgelerle tescil ettirmiş olan Türk milleti günümüzde de varlığını korur ve en güçlü devletler  arasında yerini alırken milletlerin korkulu rüyası olur. Bu bir hamaset değil tarihi gerçektir.

               Bu korkunun sebebi, dünya yuvarlağının her coğrafyasında Türk’ün oluşu ve bir “İLTERİŞ” kağan çıkar, bunları uyandırır, bunlarda “AB” gibi bir Türk birliği oluştururlarsa endişesi ve korkusudur.

             Günümüzde büyük ve güçlü devletler olarak Amerika, Rusya, Çin, Hindistan, İngiltere, Fransa gibi devletler vardır; bunlar varlıklarını kendilerine ait bir bayrak altında ve bir devlet çatısı altında devam ettirirler.

             Türkler ise 7 bağımsız, 15 özerk (yarı bağımsız) Türk Cumhuriyeti ve devlet statüsü olmayan 30’dan fazla Türk topluluğu olarak varlığını devam ettirmektedir. İşte dünyayı ürkütüp korkutan da bu durumdur.

               David Rockfeller, bu durumu şöyle değerlendirir: “Türkler bir araya gelseler dünyada hangi güç onları durdurabilecektir. Biz onların birleşmemeleri için ekonomik maliyeti bize ağır olsa da önemli mevkilere kendi elemanlarımızı yerleştirerek bunu kontrol ediyoruz” demektedir.

          Türk milletinin geleceği adına M. Kemal de bir hususa dikkat çekerek der ki: “Başınıza getireceğiniz insanların asıllarını, asaletlerini araştırmadan, kanlarındaki dolaşan asli cevheri incelemeden başınıza getirmeyin; Türk milleti ne çekmişse bu yüzden çekmiştir.”

          Türk tarihine baktığımızda bilhassa devlet kuran iki isim öne çıkar; Birincisi, Kutluk Kağandır. Kutluk Kağanın unvanı İLTERİŞ BİLGE’DİR. İlteriş, eski Türkçede halkı ve devleti derleyen, toparlayan, bütünleştiren anlamında bir kelimedir.

             İlteriş Bilge Kağan, kendi gelenek göreneklerini unutup, dilini, dinini bozan, çocuklarına Çince isimler koyan, Çinliler gibi giyinen, Çinlilerle evlenip aslından uzaklaşan Türk boylarının birleşmesi için fermanlar çıkarır.

          Bu fermana uyup boy boy, oba oba bir araya toplanan Türkleri Çinlilere karşı ayaklandırıp 50 yıllık Çin esaretine son verir ve M. S. 682 yılında ikinci Doğu Göktürk Kağanlığını kurar.

             Tarihimizin ikinci İlteriş Başbuğu M. Kemal Atatürk’tür. Sevr Anlaşması ile ülkesi bölünen, Mondros Sözleşmesi ile ordusu ve donanması terhis edilen, silahların teslim kararı alınıp, düşmana teslim olan idareye ve düşmanlara karşı ayaklanan adam M. Kemal ve arkadaşlarıdır.

          Ali Fuat Cebesoy bu durumu şöyle belirtir: “Biz, M. Kemal, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Rauf Orbay beş bekar asker olarak kurtuluş savaşına karar verdik. Ancak, M. Kemal olmasa hiçbirimiz diğerinin liderliğini kabul edip birleşemezdik.”

           Türk’ün esarete düşürülmesine isyan edenler devlet başkanın emirlerine (ulul emir) itaat etmedikleri için asi ilan edilip haklarında idam kararları verilmiş iken ülkeyi kurtarmışlar ve Gök Türk Devletinden 1344 yıl sonra Türkiye  Cumhuriyeti adı ile Osmanlının külleri üstünde bir devlet kurmuş, esaret zincirlerini kırmışlardır.  

              Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında dışarıdan yardım aldığı dönem de dahil olmak üzere en zor şartlarda dıştaki Türklere el uzattığı; askeri, siyasi, tıbbi yardımlar yaparak dayanışmalar sergilediği, Türklerin istikbal ve hürriyeti ile yakından ilgilendiği görülür

           Atatürk’e tepkinin sebebi; Osmanlı ile Türk adını bitirdik, devletlerini de Sevr Anlaşması ve Mondros Sözleşmesi ile toprağa gömdük diyenlerin Kurtuluş Savaşı ile oyunlarının bozulması ve Lozan Anlaşması ile de Kurtuluş Savaşı’nın taçlandırılmış olmasıdır.

         Bu husus için Amiral Sir Hugh Francis şöyle der: “Kemal şimdilik savaşı kazandı ve çömez bir Cumhuriyet kurdu; biz bunu iki yıla varmadan doğal müttefikimiz olan tarikatlar ile içinden yıkacağız.”

             Kazım Karabekir de Hugh Francis’in doğal müttefikimiz dediği tarikatlara dikkatleri çeker ve “tarikatlar emperyalizmin öncü karakolları görevini yaparlar” diye uyarır. Dinden geçinen bu adamlar cennetin anahtarlarını ele geçirmiş, cennete bilet kesmeye devam eden adamlardır...

           Boynunda haç taşıyanlarla, koynunda haçını saklayanlar ve İngiliz Sevenler Cemiyeti üyeleri Çan sesi beklerken ezan sesi ile uyanınca ezan okutanlara kafir deyip düşman oldular.

            Türkiye Cumhuriyeti adı ile devlet kuranlar Anadolu topraklarında teslis akidesi yerine tevhit akidesini hâkim kılanlardır. Müslüman görünüp, Müslümanı birbirine düşman yapmak için uğraşan sahtekârlar önce kendi iman ve inançlarını sorgulamalıdırlar...

             Yusuf İslam (Cat Stevens): “Müslümanlar, birbiriyle savaştıkça ağıtlar Türkçe, Kürtçe ve Arapça olarak atılacak; zafer çığlıkları ise İngilizce, Fransızca, Almanca ve İbranice olarak devam edecektir, demektedir.

              İşte bunun için kendi tarihini yazmayanlar veya kiralık kalemlerin yazdığı kitapları tarih diye okuyan ve okutanlar kendi köküne düşman yapılırlar ve “keşke İzmir’i Yunanlı alsaydı” diye inleyenleri tarihçi diye dinler ve okurlar.

              Milli varlığımıza ve tarihimize düşmanlıklarını inanç üstünden yaparlar. Türk tarihinde en çok İslami eser yazdıran adam M. Kemal’e kafir derler. Goethe, din simsarlarına dikkatleri çekerek: “Tarih boyunca insanlığı en kolay kandırmanın yolu dinlerle olmuş ve bütün dinleri saptıranlar da din adamları olmuştur” der.

                İngiliz Sevenler Cemiyeti üyeleri ve yoldaşları Peygamber efendimizin, “kişi kavmini sevmekle kınanamaz” sözünü yok sayarak milletini sevmeyi, Türk’üm demeyi ırkçılık ve kavmiyetçilik olarak sunarlar.

            İslam inancında ırkçılık reddedilmiştir; kavmiyetçilik yapıp üstünlük iddiası ve haksızlık karşısında kavminden olanların savunulması yasaklanmış ve üstünlük soyda değil, ahlak değerlerinin (takva) üstünlüğünde görülmüştür.

             Hucurât Suresi, 13. Ayet buna ışık tutar: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık. Aranızda tanışasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en şerefliniz, takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.

            Peygamber efendimiz; Arap’ın Acem’e, Acem’in Arap’a üstünlüğü yoktur; üstünlük takvadadır buyurur. (Araplar, Arap olmayanlar için Acem derler.) 

             Dili, dini, tarihi ve kültürü yok edilmeden bir milletin yok edilmeyeceğini bilenler asırlar var ki; Türk’üm demeyin, Türk’üm derseniz ülkeniz bölünür dediler; biz de demedik ama, topraklarımızda 40’tan fazla devlet kurulmasının önüne de geçemedik.  

            Dinimiz İslam dedik, fakat; “Biz sizi kabileler olarak yarattık…” fermanını işitmedik. Hz. Peygamberin kişi “kavmini sevmesi kınanamaz” sözünü siyasetin paspası yaptık, millet ve milliyet duygularını yok sayıp din üstünden oy devşirmeye kalktık...

 

 

         Milletini sevmek din dışı gibi sunularak genç dimağları iğfal ettik. Türk milliyetçiliğini ırkçılık diye tanıtanlar İsrail’in ‘Büyük İsrail, Yunanlının Megalo İdea iddiası ile ulus devlet düşmanlarının hedeflerini görmezden gelerek düşmanın ekmeğine yağ sürdüler.

        Türk milletinin çektiği sıkıntıların, felaketlerin, mağlubiyet ve mağduriyetlerin en önemli sebeplerinden birisi de milli olan asli unsuru ihmal edip, dönme, devşirmelerin köşelere yerleştirilmesi ve devletin idaresinin onlara teslim edilmesidir. 

           Pekiyi, idareyi ellerine teslim ettiğimiz insanlar kimdi? Top sesleri, at kişnemeleri, nal sesleriyle uyanan, köyünün kasabasının yerle bir olduğunu gören, anasını, babasını ve yakınlarını kaybedip esir alınan ve köle olarak satılan insanlardı… 

           Bu duyguları yaşayan insanlar saksıdaki bir çiçek midir ki, bir saksıdan alıp diğer saksıya dikiverin onlarda açıp size güzel kokular versin. Günü gelip filizlenip yeşeren his ve duygular, ortam oluşunca meyvelerini verir; böyle de olmuş, Osmanlı devşirdikleri eliyle yıkılmıştır. 

        Osman Gazi ve Genç Osman gibi bir iki padişahımız hariç diğerlerinin yabancılarla evlenmesi, Yeniçeri ağalarının, Yeniçeri ocaklarının, büyük elçilerin, kısaca bürokrasinin tamamen dönme devşirmelerin eline geçmesi, ağır ağır Türk ve Türklüğün hakir görülüp horlanmasına sebep olmuştur.

        Ülkenin sefası; yönetim kadrolarını ele geçirenlerin hakkı olmuş. Ticaret, sanat, bankacılık, kuyumculuk ve eğitim kurumlarında söz sahibi olanlar Rum, Ermeni ve Yahudiler olmuşlardır.

        Ülkenin cefası; cehalet, sefalet, yokluk, fakirlik Türk’ün kaderi olmuş. Türk; vergi verir, asker olur yurdu korur, çoban olur davarını sığırını güder, çiftçi olur tarlasını sürer. Türk; öz vatanında gariptir, öz vatanında parya olmuştur.

        Bugünde, Türk’üm demenin dışında her etnik kimlikten bahsetmek demokratik bir hak olarak kabul edilir. Hatta sokaklara dökülüp “HEPİMİZ ERMENİYİZ” diyebilirsiniz. Türkiyeliyim de diyebilirsiniz, ancak Türk’üm derseniz ırkçı olursunuz, faşist olursunuz, kafatasçı olursunuz, hatta bazılarına göre dinden de çıkarsınız…

        Türk; bu topraklara kan verir, can verir de!... Bir türlü Türklük gurur ve şuurunu, Türklük ruhunu veremez. Türk’üm demek adeta utanılacak bir suçmuş gibi baskı altında tutulur… Yunan’ım, Rus’um, Rum’um, İngiliz’im, Fransız’ım demek hoş ve bir hak olarak görülürde siz Türküm derseniz birilerine batar, horlanırsınız!

        Osmanlı sadrazamlarından Türklüğü ile gurur duyan bir Ahmet Vefik Paşamız vardır… Bursa valiliği yapmıştır. Paşa halkla sohbet edip, halkın dertlerini dinlemeyi seven birisidir.

        Paşa, yine halkla bir tanışma sohbetinde herkese kimliklerini sorar; herkes göğsünü gere gere, Ermeni, Rum, Yahudi, Hırvat, Boşnak, Arnavut diye kendini tanıtır. Sıra kenardaki perişan kılıklı ihtiyara gelir; ihtiyar, ezile büzüle “Türk’üm Efendim” der.

           Paşa: Niçin sıkılıp saklıyorsun, ben de Türk’üm deyince, “Sahi mi paşam sen de Türk müsün? Demek, Türk’ten de Paşa olurmuş” deyince A. Vefik Paşanın gözleri dolar: ‘Paşa da kim oluyor, Türk’ten padişah olur, padişah der; demesine de, ihtiyarın garip ve ezik duruşu sırtına bir hançer yemiş gibi onu sarsar.

        Türk ve Türklük harem dairesinden başlayan kuşatma ile bürokrasiyi eline geçirince Türkmen kökenli güçlü boy ve aşiretlerin mensupları ileride sıkıntı verir endişesi ile bürokrasiden uzaklaştırılmışlar, makamlara gelebilenlere de hayat hakkı tanınmamıştır.

        Yazımızı tarihin şahitliğinde noktalayalım: Sene 13 Haziran 1878’de Berlin Konferansı toplanır. Toplantıya Almanya adına Başkan Bismark, İngiltere adına Başkan Disraeli ve Dışişleri Bakanı Lord Sölisbori ile katılırken Fransa, İtalya, Avusturya, Rusya Başkanları ve Dışişleri bakanları ile üst düzeyde yerlerini alırlar.

        Osmanlı mı? Osmanlıyı temsil adına da birisi Rum asıllı Nafia Nazırı (Bayındırlık ve İskân Bakanı) Aleksandr Karatodori Paşa ile Alman-Hırvat dönmesi Karl Petroit, takma adlı (Mehmet Ali) Paşa katılır. Böyle önemli bir konferansta Osmanlı’yı temsilen delege olarak “Aleksandr Karatedori” ismi okununca salonda gülüşmeler olur.

         Alman mizah dergileri ve gazeteleri günlerce bu konuyu işler… “Osmanlılar niçin delege olarak Yunan başbakanını göndermemişler diye yazılar yazılarak” alay edilir…                                                                                              

                  Turan TOK/25.11.2018 /ORDU

 

 

 

 

 

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.